pırıldayan,
…..güzel yüzlü phoibe’ye…

.

Çıktım yola. İthaka’ya, İthaka’ma. Uzun sürdü kısacık yolum. Sona da az kaldı hani. Vardım, varacağım derken, dumansız bir alevde kül bırakmadan yanacağım.

Zeus kısa biçmiş ömrümü. Güneşin doğuşunu göremeyeceğim kadar kısa. Karanlıktı yolum. Oysa ben hep ışığa imrendim, ona öykündüm. Bir şafakta doğduğumdan olacak “phoibos” dedim kendime. Daha önce hiçbir kadına söylemediklerimi aldım ağzıma.

Ne Mısır’a varabildim ne de azgın Kirke’nin adasına. Bir değil bin Kyklop’la karşılaştım yol boyu; hepsi benden içeri, hepsi benden dışarı. Akdeniz’in ak’lığını göremeden savaştım dalgalarla. Bir deri tulum dolusu fırtınalar yollamıştı Poseidon…

…ama hep savaşmalıdır Apollon!”

Böyle öğrenmiştim, böyle öğretildi doğduğumdan beri.

Diledim… Uzun sürdü yolum. yirmi iki adet milyon taşı vardı hepi topu. yirmi iki milyon oldu.Kaderin terazisi öyle buyurmuştu. Zeus bile bozamadı, bozmadı, bozmak istemedi.

Diledim… Çok uzun sürdü yolum. Nice sert kış sabahları gördüm. Eşsiz bir karanlık içinde. Fenike’nin lağımlarında, tarifi imkansız kokular içinde, baş döndüren.

Aklımdan hiç çıkarmadım İthaka’yı. Yolum uzun sürecekti, tez varacaktım lakin. Tez bitirmek istemedim yolculuğumu. Sündürmedim de… Burnumda ellerimi ovan o kremin kokusu, karşımda birkaç kuğu ve aklımda Solon’un anlattığı hikaye… Kağnının koşumlarını çıkardım omuzlarımdan, koydum bir kenara. “Ölmek istiyorum” diyebildim Olympos’un 12 hakimine.

Konstantin Kavafis’ten gönderdiği nefis hediyeye ithafen…

Ve nihayet “Bir adamı öldürmeni istiyorum” diye girdi söze. “Kimdir?” dedim, soruma soruyla karşılık verdi:

- Daha önce hiç kimseyi öldürdün mü, dedi.

Hayır, dedim. Karıncayı bile incitmedim. Hâlbuki yalan söylüyordum, çocukken çok karınca öldürmüştüm.

- Güzel, dedi. İşimiz kolay.

Biliyordu, lanet olası. Biliyordu. Sanki aklımdan geçenleri okuyordu. Kelimeler ağzımdan çıkmadan biliyordu ne söyleyeceğimi. Bildiğim her şeyi biliyordu. Ama bilmediklerimi de biliyordu. İşte bu yüzden çok aciz kalıyordum onun yanında.

Ben daha “Kimi öldüreceğim” diye sormadan “Nefret ettiğin birini” dedi. “Bu yüzden onu öldürmeni istiyorum zaten” diye ekledi ve önüme bir fotoğraf attı. İşte bunu, dedi. Baktım. Çıkaramadım. Kim bu, dedim. Bana baktığı anda anladım kim olduğunu. İşte şimdi ben onun aklından geçeni okumuştum galiba. Ya da o bunu bilerek yaptı.

Öfkeden kudurdum. Çılgına döndüm. Duvarları yumruklamaya başladım. Adeta delirmiştim. Telefonum elime geçti. Pencereye fırlattım, camı çerçeveyi indirdim. Elime böyle bir şans geçeceğini hiç tahmin bile etmezdim ama şimdi tam karşımda bu fırsat duruyordu. “Nerede o lanet pezevenk” dedim. Hatta bağırıyordum artık.

- Şşş sakin ol, diyerekten masanın üzerine bir avuç 9mm parabellum bıraktı bir de glock 19.

Adres elimde, resim elimde yola koyulduk. Uzun bir yol değildi ancak bitmek bilmedi. Nihayet oraya vardık. Resme baktım, onun yüzüne baktım ve gülümsedim.

- Merhaba, iyi günler, dedim.

O beni tanımıştı. Ama orada tek başıma orada ne aradığıma anlam verememişti. Ne diyeceğimi bilmiyordu ve gülümsememi garipsemişti.

Heyhat, iki insan var. Biri kurbanını tanımıyor lakin diğeri katilini çok önceden biliyor. İkisi de tanışmıyor.

Şaşkınlığını belli etmemek için “Merhaba” dedi ve nezaketen gülümsedi. Işık hızıyla tabancamı çektim. Biri namluda olmak üzere toplam on bir mermiyi üzerine boşaltmak üzere tetiği çekmek için parmağımın ilk boğumunu hareket ettirdim. İşte o an her şey ağır çekime girdi.

Tetiğe ilk bastığımda horozu tutan mekanizma serbest kalmıştı. Yay, horozu çekti ve horoz merminin bulunduğu alana çarptı. Kovanın içindeki barutu ateşledi. Çok yoğun bir gaz açığa çıktı. Bu gazın oluşturduğu hidrostatik basınç mekanizmayı geriye mermi çekirdeğini ileri itti. Mermi, namludaki ilk hareketini alırken mekanizma, üzerine o eşsiz izleri bıraktı. Gaz arkadan ittikçe mermi namluda ilerledi ve hızlandı. Nihayet mermi serbest kaldı. Mermiden hemen sonra açığa çıkan yüksek basınçlı gaz havada sesten hızlı genişledi. Bu bir patlama sesi yarattı. Ve ateşlediğim ilk mermi onun kafatasına saplandı. Çıkan ilk kan damlalarını ben gördüm. O kemik çıtırtısını ilk ben duydum. Bu görülmeye değer bir şeydi.

Sonra görüntü yine eski hızına döndü. Silah yarı otomatikti. 11 merminin tamamını bir seferde beynine boşalttım. Başından beri bir mendille tuttuğum silahı önümde yığılı duran cesedin suratına fırlattım ve burnu kırıldı. Onu öldürmüştüm ve hıncımı almış olmalıydım.

Şimdi mutlu olmak için önümde bir tesellilik yol vardı. Ve bu çok kolaydı…

26.05.08 - 21:51

Nihayet banklar boşaldı da bir buçuk saatlik geçici ikametgahımı buldum. Hemen karşımdaki otobüs “oraya” bir gecelik mesafede. Ona katılmalı mı katılmamalı mı? Ben bunları düşünürken ritmik biplemeler eşliğinde geri viteste ağır ağır ilerliyor.

Ona el sallıyorum, içinde hiçbir tanıdık yüz olmayan otobüse.

Kimseyi uğurlamadığımı fark eden yazıhaneci manyakmışım gibi suratıma baktı.

Siktir ettim! 22:05

22:13
Oturduğum bankın tahtalarını ısıttım. Ama rüzgar serin. O otobüs karşıdan gelen serin yeli kesiyormuş. Ben de artizlik derdindeyim, pehh!

Asık surat, iki haftalık seyrek sakal ve ciddi gözlerle uzun pozluyorum boş peronları. Işık doygun, yürüyenler flu.

Karşımda bir hapçı. Kafası güzel.

Kafasını dağıtmak istiyorum. Kulağında bir kulaklıkla ileri geri sallanıyor.

Hava serin, vücudumu titreşime aldım. 22:22

22:37
Bu kadar artizlik yeter, deyip sırt çantamı açtım. Ta dipteki svetşörtü(nasıl yazılıyorsa artık) ararken yanımdaki herif ayağa kalktı ve birden yok oldu.

Ananıskiyim! Ben mi sarhoşum yoksa?

Telefonda fazlaca bir suskunluk var. Hattın diğer ucundaki sarhoş cevap konusunda biraz nazlı. İkinci sayfa taslaklarda kayıtlı.

Yalnızlığı yenmek amaçlı dikkat çekme çabasına kurban gidecek bu yazı. Cevap gelmeden ikinci mesaj.

Bu gece fazla içtenim… 22:42

22:45
“İletildi: Phoibe”

Bilinmeyen bir bilinen beklemeye alındı. 22:46

23:13
Sülükler, kahrolası geçmiş, vesaireler filan…

Bu harabeyi ben yaratmadım, insanları ben katletmedim. Öyleyse kim getirdi bu koyu siyah yalnızlığı buraya, yanık topraklarımın ülkesine?

Boğazımdaki koca kütle göz yaşlarımın yolunu tıkıyor.

Önümdeki pencereden gördüm az önce. Bazı yerlerin tampon bölgeleri var, bazılarının yok. Kimi tabelalar mesafeli duruyor. Kimileri de üstüste.

Çapraşık hayatlarımız da öyle aslında. Kimilerinin aşılmaz mesafeleri var, az ama sabit.

Kimileri dipdibe yanaşık düzen…

Kimileri de, bunlardan başka, iç içe. Ayrılmıyor, ayrılamıyor.

Virajlar yolu biraz daha uzatıyor. Düşünmek, yazmak için bolca vakit var.

Neyse karıştırdım konuyu yine. Bir öpücüğün bu denli uzak olduğunu bilseydim bu denli sıkılır mıydım, bilemiyorum.

Ha, ne diyorduk? Şu sülükler… Biraz zayıf bünyelerde bağımlılık yaratıyorlar. İnsanların zayıflıklarından yararlanıyorlar, hayatlarını da öyle devam ettiriyorlar.

Farz-ül misal, şu tatlı su devrimcisi. Eşitlik, doğruluk, vesaire kavramlar üzerinden prim yapan bu sülük karısını aldatırken bir an tereddüt etti mi acaba?(Gerçek devrimcinin yolu bu mudur?)

Bİliyorum çok temiz bir soru olmadı ama temiz sorular temiz cevaplar içindir. Nereden tutsan elde kalan bu çürük karakterler neredeyse kendi beş para etmezliklerini utanmadan savunacaklar. Bir kıyas yapmak gerekirse, ben kendi beş para etmezliklerimden utanıyorum.

-Baş dönmesi nedeniyle ufak bir mola-

Bir mola yerinde bitti molam. Biraz da uyku ilave ettim işte. Klasik gece yolcusu, ne olacak ki?

Aslında molalar mola yerlerinde başlayıp biterler ama benimki biraz garip oldu. Metaforlar falan filan…

Sülüklerden filan bahsettim ama o kadar umursanmıyorum herhalde. Ben bir hikaye yaratıp onu yaşamaya çalışırken aslında bir yedek lastikten fazlası da olmayabilirdim. Ya da olabilirdim, ne bileyim?

Tıpkı Pınar gibi oldum, hakikaten kendi dünyamdan yayın yapıyorum. Pek yayıla yayıla olmasa da tekdüze bir ritimde ilerliyor.

Ama hepsinden de öte “eşittir”in soluna baktığımda görünen manzara şu ki; her seferinde öğütledim yeniden ayağa dikilmeyi. Ama şimdi gerçekten salmış durumdayım ipleri. İnsanları içinden çekip kurtardığım bataklıktan şimdi kendim çıkamıyorum. Marifet, eli uzatanda değil elde imiş, desene…

Fin…

Takvim

Ağustos 2008
M T W T F S S
« May    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Blog İstatistikleri

  • 1,227 kez tıklandı

Arşiv